SPOR, SAĞLIK,
BESLENME |
John Naisbitt ve Patricia Aburdene
2000’li Yıllar - Megatrends
başlıklı kitaplarında 1990’lı yıllarda başlayıp
2000’li yıllarda devam edecek olan ve 3üncü bin
yılı etkileyeceği düşünülen büyük değişim ve
gelişimleri on başlık altında toplamaktadırlar.
Bunlar;
• Evrensel ekonomik patlama
• Sanatta yeniden doğuş
• Serbest piyasa sosyalizminin doğuşu
• Evrensel yaşam tarzları ve kültürel
milliyetçilik
• Refah devletinin özelleştirilmesi
• Pasifik kuşağının yükselişi
• Kadın liderlerin yükselişi
• Biyoloji çağı
• 3.bin yılda dinsel yeniden doğuş
• Bireyin zaferi
Bu yazının içeriğine en uygun olanı kuşkusuz
BİYOLOJİ ÇAĞI’dır.
Günümüzde biyolojik bilimler sağlıktan tarıma,
hayvancılıktan sosyal bilimlere kadar geniş bir
yelpaze içinde yer almaktadır. Ayrıca biyoloji,
teknolojik gelişmelere sıkı sıkıya bağlı bir
paralellik göstermektedir.
Davranış bilimcilerin bazı patolojileri açıklayabilmeleri birtakım
biyolojik sırların açığa çıkarılabilmesiyle
mümkün olmuştur. Belki de psikoz sınırlarına
girmeyen birçok davranış bozukluğumuz aynı
zamanda bazı besinleri eksik almamızdan
kaynaklanmaktadır. En basit örneğiyle fizyolojik
sınırlar içerisindeki hipoglisemik bir durumda
biraz daha sinirli olmuyor muyuz?
Biyolojik terminoloji birçok teknolojik aygıtların
isimlendirilmesinde kullanıldığını görmekteyiz.
Örneğin teknolojik sistemlerin temel
elemanlarından olan bilgisayarlarda fare (mouse)
bulunmakta, işletimlerini bozan virüslerden söz
edilmekte ve hatta bazı markalar bitki isimleri
(Lotus, Tulip, Apple) ile anılmaktadır.
Gerçektende bilindik bazı canlı türlerin
yardımından yararlanan teknoloji son yıllarda
çok önemli gelişmeler kaydetmiş bulunuyor.
Biyoteknoloji sayesinde daha çok süt veren
inekler, parazitlere dayanıklı besinler, daha
büyük ve geç bozulan ürünler elde
edilebilmektedir. Öyle ki, süpermarketlerde
bozulmayı haber veren microchip üretimi üzerinde
çalışılmakta ve daha kolay avlanan tatlı su
balıkları üretimi hesapları yapılmaktadır.
Tüm bu biyoteknolojik gelişmelerin bedelleri üzerine yoğun
tartışmalar izlemekteyiz. Artan nüfusu beslemek
üzere planlanan bu süreçlerin aynı zamanda
ahlaki, yasal ve toplumsal uzantıları
bulunmaktadır. Geçtiğimiz yıl
genetik kopyalamanın
gündeme gelmesi ile hızlanan tartışmalar henüz
hızını kaybetmiş görünmüyor. ABD, İtalya,
Japonya, Almanya laboratuar artığı genetik
materyallerin doğaya bırakılmaması konusunda
yasaları kabul etmiş durumdadır. Birçok
araştırmacı bu hızla gidilirse doğal ve vahşi
çevrenin bir gün sona ereceği ve her şeyin
evcilleşeceği görüşünü getiriyorlar. Böylece
belki de, hiçbir yabanıl bitki, hayvan
olmayacak, yalnızca insan (vahşi=dokunulmamış,
bozulmamış tür olarak) kalacak. Geçtiğimiz
yıllarda ABD’den bir hukukçu olan RIFKIN dona
karşı dayanıklılık sağlayan bazı maddelerin
doğal dengeyi bozacağını öne sürerek kullanımını
yasaklayan bir kararı federal mahkemeden
çıkarabilmiş ve birçok başvuruya emsal
oluşturmuş bulunuyor. Savunulan ana nokta şu;
bir genetik kaza nükleer kazadan daha mı az
zarar verecek ?
Çünkü taş ve sopayla başlayan silahın evrimi
nükleer başlıklara kadar dayandığına göre, masum
genetik çalışmalarla başlayan bu biyoteknolojik
devrim nereye kadar gidebilir?
Öte yandan büyüklüğü ve kaynakları belirli olan yerküremizi
düşündüğümüzde beslenmeye ilişkin başka bir
tablo daha karşımıza çıkıyor. Tablo şu;
Tarih boyunca insan toplulukları dört temel beslenme düzeninde
yaşamlarını sürdürmüşler ve sürdürmektedirler.
1. Primitif avcılar
2. Çiftçi-köylüler
3. Kentliler
4. Varlıklılar
Her bir grubun beslenme sorunları ve çözümleri farklılık
göstermektedir. Örneğin sosyal antropologlar
avcı
grubu önceleri yalnızca
vejeteryan
olarak tanımlamaktadırlar. Daha sonraları
etoburlaşan bu grubun temel gıda gereksinimleri
tamamen karşılanabilmekteydi. Aslında yaşam
sürdükleri yerel koşullara göre daha çok
bitkisel besinler alan bu grup doğal çevrede
yoğun bir hareket içinde olduğundan enerji
fazlası problemleri (obesite) olmadığı,
ağızlarında diş çürüğüne rastlanmadığı, eğer
kaza yada enfeksiyonla karşılaşmazlarsa 65
yaşına kadar sağlıklı bir yaşam sürdürdükleri
anlaşılmaktadır. Sir Stanley Davidson’un
yazılarında, Botswana’da hala ilkel yaşam tarzı
sürdüren bir yerli kabilenin bireyleri üzerinde
yapılan bir çalışmada kolesterol miktarlarının
120 mg/100 ml kadar olduğu bulunmuş. Beslenme
durumlarının araştırılmasında ise linoleik
asitten zengin Mongongo fistığını (Ricinodendron
rautaneii) bol miktarlarda tükettikleri
görülmüş.
Çiftçi-köylü
grubun ilk örnekleri sulak havzalardan
Mezopotamya’da görülüyor. Birçok uygarlığa
beşiklik etmiş bu bölgenin 8-9 bin yıllık
geçmişine göz atılınca ekim alanları yanında
yerleşim yerlerinin olduğu izleniyor. Ancak bu
tip toprağa dayalı beslenmede yılın yalnızca
birkaç ayı çalışan bireylerde bazı problemlerin
ortaya çıktığını kaynaklardan öğreniyoruz.
Öncelikle tek tip ürüne bağlı beslenmede bazı
başka temel gıda maddelerinin alınamaması bir
eksiklik yaratıyor. Örneğin aynı zamanda
hayvancılık yapmayan çiftçilerde protein alımı
yetersiz kalabiliyordu. Öte yandan ürünün
parazit ve böceklere karşı dayanıksızlığı
yüzünden telef olması halinde açlık büyük bir
sorun olarak belirebiliyordu. Yada tek tip
besinde ortaya çıkan toksik maddeler yüzünden
zehirlenmelerle karşılaşılabiliyordu. Bu bölgede
üzüm ve şarap üretimi görülmekteydi. Sedanter
yaşamın belki de ilk örnekleri olabilecek
bölgede ayrıca obesite belirmeye başlamıştı.
Sosyal bir süreç olarak kentleşmenin yaygınlaşması beslenme şeklini
de derinden etkilemiş görünüyor. Kentlilerin
üretim olanağı olmadığı için ancak depolanan
besinleri tüketme şansı bulunmaktaydı. Bugün
bile altyapı sorunu olan yerleşim yerleri
düşünülecek olursa eskiden kalabalık bir nüfusun
problemlerinin ne denli büyük olduğu kolayca
anlaşılabilir. Uygun besin depolama yerlerinin
olmaması, tüketimin hijyenik koşullara göre
yapılamaması hem açlık hem de salgın
felaketlerine yol açmıştı.
Varlıklı kesimin
direk olarak üretimle ilişkisi bulunmamakla
beraber tüketimin tam içinde oluşu ise ilginç
bir örnek oluşturmaktadır. Her türlü besin
maddesine sahip olabilen bu grup varlığı tarihin
her döneminde karşımıza çıkmaktadır. Obesitenin,
kronik hastalıkların, diş çürümelerinin ve
çağımızda koroner kalp hastalığının ilk
örnekleri bu grubun bireylerinde izlenmektedir.
Sanayileşmenin getirdiği hareketsizlik artık
yalnızca varlıklıların değil aynı zamanda masa
başı çalışanların da sorunu haline gelmiştir.
Şu anda görünen sorun üretim değil, tüketim
şeklindedir. Bu tüketim hem besin tüketimi, hem
de alınan besinin organizmadaki tüketimidir.
18.Yüzyılda Lavoisier ile beslenmeye ilişkin araştırmaların
başladığını görmekteyiz. Aslında bazı özel
durumlarda, sorunlarda reçetelendirmeyle, tedavi
amacıyla besin maddesi veren Hipokratın
diyetlerinin benzerlerini günümüzde bile görmek
mümkündür. Beslenmenin bilimsel zeminde ele
alınması ise oldukça yenidir. Yüzyılımızın
başında bazı bölgelerde yoğun olarak görülen ve
kısmen savaş koşullarında gelişen beslenme
bozuklukları nedeniyle hükümetler sosyal
politikalar oluşturmuşlardır. Muhtaç durumda
olanlara yardımcı olacak şekilde tarım ve
hayvancılık sektöründe gelişmeler sağlanmış
bulunuyor. Bu gelişimin bir parçası da beslenme
konusunun bir meslek alanı tarzında ele
alınmasıdır.
Bu meslek alanının en önemli katkısının beslenme problemine
multidisipliner bir bakış açısı getirmesi
olmuştur. Öte yandan ulusal ölçekte ve beslenme
problemlerini ele alan bir profil çalışmasının
zorlukları da ortadadır. ABD’de bile beslenme ve
sağlık araştırmaları 1970 li yıllarda
yapılabilmiştir. HANES (Health and Nutrition
Evaluation Study). Ülkemizde yöresel
çalışmaların ötesine henüz gidilebilmiş
değildir.
Konunun başlığı spor, sağlık, beslenme olduğuna göre besin alımı ve
tüketimini insan hareketiyle ilişkilendirmek
gerekiyor. Yukarıda da söz edildiği gibi, sorun
alımdan çok tüketim şeklidir. Tüm çalışmalarda
organizmada alımı en belirgin şekilde düşük olan
maddenin demir olduğu görülmektedir. Diğer tüm
besin maddelerinin, bazı düşük alım gösteren
gruplar hariç (bazı Afrika ülkeleri ve sosyal
gruplar gibi), yeterli miktarlarda alındığı
izlenimi hakimdir. Bu en azından Avrupa
ülkelerinin çoğunda böyledir. Ancak spor,
egzersiz, fiziksel aktivite söz konusu olduğunda
metabolik denge açısından alım-tüketim
ilişkisinin değiştiğini biliyoruz. Bu konu zaten
ayrıntılı olarak kursta yer alacağından daha
ziyade alımı ve tüketimi etkileyen bazı diğer
konuların başlıklarına değinmek istiyorum.
Aslında her biri ayrı birer inceleme alanı
olabilecek bu başlıkları şu şekilde
sıralayabiliriz;
Kişisel eğilimler - genetik geçişle ilgili
özellikler.
Bireyin boyu, vücut yapısı, enzimatik
fonksiyonları, hormonal fonksiyonları yemek
düzenini derinden etkileyebilmektedir. Obesiteye
ilişkin araştırmalarda genetik yapının önemli
rolü olduğu bilinmektedir.
Önceki ve şimdiki davranış kalıpları (Sigara, iş
ortamı, ekonomik durum).
Uzun süre mahrumiyet içinde bulunan, yada sıkı
diyet uygulayanlarda daha sonra istem dışı fazla
tüketim problemleri ortaya çıkabilmektedir.
Psikolojik etkileşimlerle (interaksiyon) aynı
ortamı paylaşan bireylerde benzer besin tüketimi
de görülebilir. Örneğin arkadaşı dondurma
isteyen çocuğun dondurma istemesi gibi.
Yaşam şekli (Çocuklar, eş,
arkadaş).
Aktif yada pasif yaşam tarzı, aynı zevklerini
tatların paylaşılması da tüketimi etkileyen
faktörler arasındadır.
Psikolojik yapı (amaç, beklenti, değer
yargıları, eğilimler).
Sosyal ortamlarda tüketilen besinlerin
özellikleri, bulunulan çevre itibariyle önem
taşıyabilir. Kalori, denge hesabı yapılmadan
tüketilen besinler zaman içinde sorun
oluşturmaya başlayabilir.
Bilgi, inanış (yararlılık).
Yararlı olacağına inanılan çoğu eski ve ampirik
olan birçok inanış günümüzde tüketilen birçok
ürün için hala geçerlidir. Bazılarının zararlı
olmamasına karşın, bir kısmı sağlığı tehdit
edebilir.
İş ve çevre koşulları (zaman).
Uygun beslenme ortamı olmayan inşaat
işçilerinden, öğle mesaisi yapan memurlara kadar
birçok kimse sağlıksız beslenme sorunuyla karşı
karşıyadır.
Çeşitlilik (olanaklar).
Yukarıdaki örneğe göre biraz daha şanslı
diyebileceğimiz bir diğer grup ise küçük bir çay
ocağı yada büfeye sahip olmakla birlikte
yalnızca sandviç türü unlu mamul veya hamburger
gibi kolesterolden zengin fast food cinsi ve tek
tip besin almaya mahkumdur.
Davranış değiştirme programları (eğitim).
Maalesef yalnızca küçükleri değil, büyükleri de
önemli ölçüde etki altında bırakan ve basının
her köşesinde yer alan besin maddeleri ilanları
tüketimi yanlış noktalara çekebilmektedir.
Yukarıda sayılan faktörlerin altında kalan bireyler ister sedanter,
isterse aktif olsunlar beslenmeyle ilişkili
çeşitli sağlık sorunlarının tehdidi
altındadırlar.
KAYNAKLAR
1- Davidson S., Passmore R., Brock J.F.,
Truswell A.S., Human Nutrition and Dietetics,
6th. Ed., Churchill Livingstone, 1975
2- Nathan J.S., Nutrition in Sports Medicine,
ed. Strauss R.H., W.B.Saunders Co., Philadelphia,
1985
3- Naisbitt J., Aburdene P., Megatrends 2000,
Form Yayınları, İstanbul, 1995
Prof. Dr. Emin ERGEN
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Spor Hekimliği
Bilim Dalı
Kaynak:
www.Atletik.org
|
|
|
|
|