|

Başlık sizlere hiç bir şey
çağrıştırmamış olabilir. Peki isim tanıdık
geliyor mu? Ben hatırlatayım o zaman.
Televizyonun siyah beyaz olduğu dönemler, yani
80'li yıllara geri dönelim, hani şu basketbolun
kısa şortlarla oynandığı yıllara. Her hafta
bizleri TRT ekranlarına kilitleyen muhteşem bir
dizi vardı, Beyaz Gölge (1978-1981 CBS), şimdi hatırlayabildiniz mi?
Chicago Bulls forması giymiş eski
basketbolculardan Ken Reeves yaşadığı
sakatlıktan sonra ne yapacağı hakkında hiç bir
fikri yokken, kentin varoş bölgesi olan zenci
mahallesindeki liselerden birinin basketbol koçu
olur. Çoğunluğu zenci oyunculardan oluşan bu
takım pekte başarılı bir takım olmadığı gibi,
arkadaşlık ve benzeri duygularda oyuncularda pek
gelişmemiştir. Kendisini tüm bu sorunların
içinde bulan koç Reeves'in görüntüleri eşiğinde
macera başlar.
Şimdi diyeceksiniz ki "Yahu
kardeşim, ne ilgisi var bir televizyon dizisi
ile basketbolun pazarlanmasının" O zaman
pazarlama kelimesinin literatürdeki anlamına bir
göz atalım. Pek çok tanımlama yapılmış olmasına
rağmen basketbola uygun manada pazarlama
"Kişisel ve örgütsel amaçlara ulaşmayı
sağlayabilecek mübadeleleri (değiş-tokuş /
alım-satım) gerçekleştirmek üzere malların,
hizmetlerin ve fikirlerin geliştirilmesi,
fiyatlandırılması, tutundurulması ve
dağıtılmasına ilişkin planlama ve uygulama
süreci" şeklinde tanımlanabilir. (Bu
konuda bkz.
Spor pazarlaması (PDF 374 kb) - Engin Altan DURUSOY)
Bu manada bakıldığında ortada gelir
getirebilecek bir mal yada hizmet bulunması
gerekmektedir. Pazarlama ise bu mal yada hizmeti
uygun ve doğru planlanmış süreçler içinde son
tüketiciye ulaştırabilmekle ilgilenir. Bu
sebeple basketbol adı verilen "görsel eğlence"
hizmetinin tüketiciye, yani seyirciye
ulaştırılmasında kullanılacak en önemli
pazarlama süreçlerinden birisi de çok sevilen
bir televizyon dizisi neden olmasın?
Kendi içinde pazarlanabilir bir
ürün olan bu televizyon dizisi, kendi
kazandığından çok, o dönemde basketbola
kazandırmış, halkın ve özellikle o dönemin genç
kuşaklarının basketbola yönelmesiyle bu branşa
yatırım artmış, ligimize daha iyi yabancı
oyuncular gelmiş ve yerli oyuncuların kalitesi
de buna paralel olarak artmıştır. Her zaman
ülkemizde birinci spor olarak görülen ve halkın
yoğun ilgisini çeken futbol branşının pabucunu
dama atacak kadar ilgi çekmeye başlayan, ancak
sürekli götürüsü olan ve iyi pazarlanamadığı
için yeni getiriler yaratamayan basketbol
branşı, futbolun ardındaki ikincilik yerini
korusa da, mevcut sportif kaynaklar içinde
bırakın payını arttırmayı, payına düşeni bile
alamamıştır. Böylelikle basketbolumuz, bu ivmeyi
80'lerin sonuna doğru kaybetmeye başlamıştır.
Ancak o dönemde basketbol sporu ile tanışan ve
yapılan yatırımdan faydalanan çocuklarımız
büyüyüp serpilmiş, A milli takım seviyesine
geldiklerinde sene 1995 olmuştur. Atina'da
yapılan Avrupa şampiyonasında pek bir varlık
gösteremeyen A mili takımımız için en büyük
kazanç artık ülke olarak Avrupa şampiyonalarının
gediklisi olacak olmamızdır.
80'lerde yanan bu ateşin son
külleri de tam soğumaya başlamışken, 2001
yılında ülkemizde yapılan Avrupa şampiyonasında
alınan ikincilik, bu ateşi yeniden körüklemiş ve
halkın basketbola olan ilgisi bir kez daha
artmıştır. Yakalanan bu atmosfer sonucu
televizyonlar ulusal ligimizin yayını konusunda
yarışa başlamış ve sponsorlukların sayısı
zirveye ulamıştı. Ancak basketbol endüstrisini
yöneten her kademede yapılan hatalar ve amatörce
davranışlar sebebiyle ligimizin kalitesi
arttırılamamış ve bu (ve benzer) sebeplerle
kazanılan ivme yeniden kaybedilmiştir.
Şimdi önümüzde benzer bir ivmenin
yakalanabileceği bir fırsat daha var. 2010 Dünya
şampiyonası ülkemizde düzenlenecek. Önümüzde
duran Fransa ve Almanya gibi büyük çıkış
ardından düşüş yaşayan ülkelerden ders olmalı.
Yunan ve Yugoslav basketbol ekolleri, ve bunlara
ek olarak İtalya ve İspanya gibi futbolun bir
numara olduğu ülkelerde başarılmış çok önemli
lig organizasyonları ise bize örnek teşkil
etmeli. Her şeyden önemlisi ise elimizde bulunan
şu anki A mili takım kadrosu 2010 için ümit
vermekte ve bu şampiyonada büyük bir aksilik
olmazsa derece yapabilecek gibi gözükmekte.
Bu şampiyona belki de bizim için
son fırsat olabilir. 30 yılda kaçırdığımız iki
trenin arkasından bakakalmak yerine,
beceremediklerimizden dersler çıkartıp, 2010
sonrası yakalanabilecek ivmeden faydalanmamız
gerekiyor. Bu son treni de kaçırmamak için ne
yapmamız gerekiyorsa, uzun vadeli stratejik
planlarımızı yaparak basketbolumuzu özlediğimiz
ve görmek istediğimiz yere getirmemiz gerekiyor.
Bu konuda en büyük görev ise bu endüstride
yönetici konumunda olanlara düşüyor. Bu andan
sonra basketbolun geleceği onların ellerinde.
Murat POLAT
- 11 Ekim 2008
|