2010'A GİDERKEN KOÇ REEVES'İN HATIRLATTIKLARI

Murat POLAT özgeçmiş -->

   Başlık sizlere hiç bir şey çağrıştırmamış olabilir. Peki isim tanıdık geliyor mu? Ben hatırlatayım o zaman. Televizyonun siyah beyaz olduğu dönemler, yani 80'li yıllara geri dönelim, hani şu basketbolun kısa şortlarla oynandığı yıllara. Her hafta bizleri TRT ekranlarına kilitleyen muhteşem bir dizi vardı, Beyaz Gölge (1978-1981 CBS), şimdi hatırlayabildiniz mi?

 

   Chicago Bulls forması giymiş eski basketbolculardan Ken Reeves yaşadığı sakatlıktan sonra ne yapacağı hakkında hiç bir fikri yokken, kentin varoş bölgesi olan zenci mahallesindeki liselerden birinin basketbol koçu olur. Çoğunluğu zenci oyunculardan oluşan bu takım pekte başarılı bir takım olmadığı gibi, arkadaşlık ve benzeri duygularda oyuncularda pek gelişmemiştir. Kendisini tüm bu sorunların içinde bulan koç Reeves'in görüntüleri eşiğinde macera başlar.

 

   Şimdi diyeceksiniz ki "Yahu kardeşim, ne ilgisi var bir televizyon dizisi ile basketbolun pazarlanmasının" O zaman pazarlama kelimesinin literatürdeki anlamına bir göz atalım. Pek çok tanımlama yapılmış olmasına rağmen basketbola uygun manada pazarlama "Kişisel ve örgütsel amaçlara ulaşmayı sağlayabilecek mübadeleleri (değiş-tokuş / alım-satım) gerçekleştirmek üzere malların, hizmetlerin ve fikirlerin geliştirilmesi, fiyatlandırılması, tutundurulması ve dağıtılmasına ilişkin planlama ve uygulama süreci" şeklinde tanımlanabilir. (Bu konuda bkz. Spor pazarlaması  (PDF 374 kb) - Engin Altan DURUSOY) Bu manada bakıldığında ortada gelir getirebilecek bir mal yada hizmet bulunması gerekmektedir. Pazarlama ise bu mal yada hizmeti uygun ve doğru planlanmış süreçler içinde son tüketiciye ulaştırabilmekle ilgilenir. Bu sebeple basketbol adı verilen "görsel eğlence" hizmetinin tüketiciye, yani seyirciye ulaştırılmasında kullanılacak en önemli pazarlama süreçlerinden birisi de çok sevilen bir televizyon dizisi neden olmasın?

 

   Kendi içinde pazarlanabilir bir ürün olan bu televizyon dizisi, kendi kazandığından çok, o dönemde basketbola kazandırmış, halkın ve özellikle o dönemin genç kuşaklarının basketbola yönelmesiyle bu branşa yatırım artmış, ligimize daha iyi yabancı oyuncular gelmiş ve yerli oyuncuların kalitesi de buna paralel olarak artmıştır. Her zaman ülkemizde birinci spor olarak görülen ve halkın yoğun ilgisini çeken futbol branşının pabucunu dama atacak kadar ilgi çekmeye başlayan, ancak sürekli götürüsü olan ve iyi pazarlanamadığı için yeni getiriler yaratamayan basketbol branşı, futbolun ardındaki ikincilik yerini korusa da, mevcut sportif kaynaklar içinde bırakın payını arttırmayı, payına düşeni bile alamamıştır. Böylelikle basketbolumuz, bu ivmeyi 80'lerin sonuna doğru kaybetmeye başlamıştır. Ancak o dönemde basketbol sporu ile tanışan ve yapılan yatırımdan faydalanan çocuklarımız büyüyüp serpilmiş, A milli takım seviyesine geldiklerinde sene 1995 olmuştur. Atina'da yapılan Avrupa şampiyonasında pek bir varlık gösteremeyen A mili takımımız için en büyük kazanç artık ülke olarak Avrupa şampiyonalarının gediklisi olacak olmamızdır.

 

   80'lerde yanan bu ateşin son külleri de tam soğumaya başlamışken, 2001 yılında ülkemizde yapılan Avrupa şampiyonasında alınan ikincilik, bu ateşi yeniden körüklemiş ve halkın basketbola olan ilgisi bir kez daha artmıştır. Yakalanan bu atmosfer sonucu televizyonlar ulusal ligimizin yayını konusunda yarışa başlamış ve sponsorlukların sayısı zirveye ulamıştı. Ancak basketbol endüstrisini yöneten her kademede yapılan hatalar ve amatörce davranışlar sebebiyle ligimizin kalitesi arttırılamamış ve bu (ve benzer) sebeplerle kazanılan ivme yeniden kaybedilmiştir.

 

   Şimdi önümüzde benzer bir ivmenin yakalanabileceği bir fırsat daha var. 2010 Dünya şampiyonası ülkemizde düzenlenecek. Önümüzde duran Fransa ve Almanya gibi büyük çıkış ardından düşüş yaşayan ülkelerden ders olmalı. Yunan ve Yugoslav basketbol ekolleri, ve bunlara ek olarak İtalya ve İspanya gibi futbolun bir numara olduğu ülkelerde başarılmış çok önemli lig organizasyonları ise bize örnek teşkil etmeli. Her şeyden önemlisi ise elimizde bulunan şu anki A mili takım kadrosu 2010 için ümit vermekte ve bu şampiyonada büyük bir aksilik olmazsa derece yapabilecek gibi gözükmekte.

 

   Bu şampiyona belki de bizim için son fırsat olabilir. 30 yılda kaçırdığımız iki trenin arkasından bakakalmak yerine, beceremediklerimizden dersler çıkartıp, 2010 sonrası yakalanabilecek ivmeden faydalanmamız gerekiyor. Bu son treni de kaçırmamak için ne yapmamız gerekiyorsa, uzun vadeli stratejik planlarımızı yaparak basketbolumuzu özlediğimiz ve görmek istediğimiz yere getirmemiz gerekiyor. Bu konuda en büyük görev ise bu endüstride yönetici konumunda olanlara düşüyor. Bu andan sonra basketbolun geleceği onların ellerinde.

 

Murat POLAT - 11 Ekim 2008