SPOR SERGİNİN ÖZLEMİYLE
Murat POLAT özgeçmiş -->   Sene 1987, karlı bir Pazar günü. Ne yapalım, ne yapalım diye düşünürken arkadaşlarla karar verdik, benim genç bir basketbolcu olmam hasebiyle onları Spor Sergi Sarayı’na maça götürecektim. Benim için büyük onurdu bu. Nede olsa onlara da basketbol sevgisini aşılamak, futbolun şiddetinden kurtarmak istiyordum. Şaşkınbakkal’dan dolmuşa binerken kar şiddetini arttırıyordu. 1957 model Chevrolet’den bozma klasik dolmuşumuz, içine hangi akla hizmetle yerleştirilmiş olduğunu bilmediğimiz gürültülü dizel motoruyla köprüyü karlar altında geçerek Gümüşsuyu istikametinden Taksim’e ulaşıp, AKM’nin önünde durdu. Başımıza berelerimizi geçirip, Osmanbey yönüne doğru beş dakikalık bir yürüyüşle Spor Sergi Sarayı’na ulaştık. Onlar bilet için gişeye yönelirlerken, ben sporcu olmamın getirdiği avantajlardan faydalanıyor, “Serbest Giriş Kartımı” kullanarak salonun içinde onları beklemeye koyuluyordum. İçerde vasatı aşmayan bir kalabalık, ısınmaya çıkmış Eczacıbaşı ve Karşıyaka takımları, tribünde hem bir önceki maçı seyretmeyi hem de kendi maçlarını bekleyen Fenerbahçe ve Tofaş’lı A takım oyuncuları ve Spor Sergi’nin o unutamadığım güzellikteki mimarisi ile büyülü kokusu… Arkadaşlarım gelince, birlikte “Sosyete Tribününe” geçtik ve maçı, pardon maçları seyretmek üzere yerimizi aldık.

   Günümüz basketboluna kıyasla, yetersiz fiziki yapıdaki oyuncuların, muhteşem fundamentalleriyle sergiledikleri güzel basketbol sonucu ortaya çıkan mücadele derecesi yüksek bir maçtan sonra oyuncular sahayı terk ederken İTÜ’lü ve TED Kolej’li oyuncular tribündeki yerlerini alıyorlardı. Bu sırada da Fenerbahçeli ve Tofaş’lı oyuncular ısınmaya çıktılar. Biz ise bir küçük ihtiyaç molası için kantinin yanındaki kalabalığın arasından sıyrılıp tuvaletlerin olduğu kısma yöneldik. Malum Fenerbahçe maçı olduğu için tribünler dolmaya başlamıştı. Yerimizi kaybetmemek için bıraktığımız montlarımızı düşünerek aceleyle kantinden bir şeyler alıp koşarak yerimize döndük.

   Fenerbahçe maçı sonrası başlayan İTÜ-TED Kolej maçında tribünler boşalmış ancak arkadaşlarım, neredeyse üç kuruşa aldıkları biletlerle yaşadıkları büyük heyecan ve seyrettikleri güzelliklerin son bölümüne tanık olmak için sahadaki oyuncuların ısınmalarını, ağızları kulaklarına varacak derecede mutlu bir şekilde takip ediyorlardı. O gün orada, Türk basketbolunun yetiştirdiği en büyük oyunculardan olan Harun ERDENAY’ın doğuşuna tanık olan dostlarımla arada sırada hala görüşüp o günleri yad ediyoruz.

   Aradan 20 yıl geçtikten sonra Abdi İpekçi’ye yine güzel bir basketbol maçı seyretmek üzere gittim. Sporculuktan antrenörlüğe terfi etmiş olmanın verdiği güvenle salonun VIP kapısında, gururla taşıdığım antrenör kartımı çıkartıp bilet kontrolü yapan görevliye ibraz ettim. Kendisi bana artık bu kartların girişlerde geçerli olmadığını, bilet almam gerektiğini belirtti. Nede olsa onun göreviydi bu işi yapmak, ancak karşımda salon yönetimini ve haliyle federasyonu temsil eden bir kişi konumunda olduğu için, o an aklıme takılan soruları da ona sormak durumunda kaldım:

   - Ben bir antrenörüm. Kendimi ve basketbol görüşümü geliştirmek için, ülkemin birinci ligindeki maçları takip etmek benim en önemli işim. Nasıl olur da federasyon benim işimi yapmam için, benden para talep eder? Nasıl olurda Biletix isimli firmayla salonun biletlerini satması için anlaşma imzalarken bizi düşünmez? Eskiden kartımı göstererek girdiğim salona hangi hukuksal durum şimdi girmemi engeller? Bana verilmiş olan bir hak, nasıl benden geri alınır?

   Haliyle tüm bu sorulara kayıtsız ve anlamamış bir bakış ifadesiyle, sessizce cevap veren görevlinin yanında birden eski bir dostum belirdi. Yılların özlemi ve hasretiyle, çok sevdiğim bu dostumla selamlaşp öpüşürken, “Kurtar beni bu durumdan” dercesine yanına doğru süzüldüm ve salona beni nasıl almadıklarını sordum. Şimdi federasyonda çalışan o değerli arkadaşım, “Gelde anlatayım” diyerek koluma girdi ve görevliye eliyle “Misafirim” anlamında bir işaret yaparak beni içeriye aldı. Onun yardımıyla salona giremesem, toplu taşıma araçlarıyla ve tek vesait kavramıyla ulaşamayacağım, sadece özel otomobilimle gelebildiğim 25 kilometrelik yolu, keyifsiz, hatta belki de sinirli bir tavırla, gerisin geri tekrar kat edecektim. O çok sevdiğim basketbolu da seyredememiş olmanın verdiği üzüntü de cabası olacaktı. O maçı seyrederken aslında aklımda basketbol yoktu. Aklımdaki tek şey 80’lerde genç olmuş olmanın verdiği gururdu. Ve nostalji, iyi ki Beyaz Gölge’yi seyretmişim diye düşünürken, o dönemlerde daha ucuza yaşadığımı da fark etmedim değil hani.

Evet Spor Sergi'deki o maçtan bu yana 20 yıl geçti.
Evet Spor Sergi kapanalı tam 16 sene oldu. (1992)
Artık 50’li yılların arabaları dolmuş olarak kullanılmıyor.
Artık Göztepe parkında eline topunu alıp gelen Fenerbahçe, Beşiktaş, Eczacıbaşı, Efes Pilsen altyapılarının oyuncuları yok.
Artık Beyaz Gölge diye bir dizi yok, koç Reeves yok, Coolidge, Salamy, Goldstein yok.
Artık insanların hafta sonu “Ne yapalım” dediklerinde akıllarına basketbol maçlarına gitmek gelmiyor.
Artık antrenörler serbestçe maçlara giremiyor.
Artık federasyonumuz genç sporculara, görüşlerini genişletmek için maçları seyredebilmeleri amacıyla serbest giriş kartı vermiyor.
Artık basketbol kültür seviyesi yüksek insanların tribünleri doldurduğu bir spor değil.
Artık basketbol ölmek üzere kimse farkında değil.
Artık basketbol sevgisi diye bir kavram yok.
Sadece bu sebeplerle Spor Sergi’yi daha da fazla özlüyorum, kimsenin haberi yok.

Nurettin Sözen efendiye en derin saygı ve selamlarımla…

NOT: Şimdilerde Kadıköy Altıyol meydanında bulunan boğa heykelinin bir zamanlar Spor ve Sergi Sarayı’nın önünde durduğunu biliyormuydunuz? Ben de yeni öğrendim ve sizlerle paylaşmak istedim.
 
 
DÜZELTME: Bir önceki yazımla ilgili (PAMUKSPOR VE OSMAN ERVERDİ MİNİKLER ŞENLİĞİ), okurlarımızdan sayın Ümit Yaşar ÖZALP'ten bir uyarı geldi. Bu uyarı üzerine yazımda da belirttiğim gibi (Sorup soruşturmadım ama, çoğunluğunu Efes Pilsen'li çocukların oluşturduğunu tahmin ettiğim ) orada takım oyuncuları hakkında araştırma yapmamam sebebiyle yazımda bazı hatalar oluşmuş, düzeltmek isterim.
   Değerli okurumuz Avrupa karmasında sadece 2 Efesli oyuncu olduğunu, diğerlerinin başka kulüplerde oynadıklarını, ve bu yazı sebebiyle diğer kulüplere haksızlık ettiğimi düşünmüş. Yazımdan böyle bir algılama yapılmışsa özür dilerim, amacım diğer kulüpleri yermek, Efes'i sevindirmek değildi.
   Leyla ÇALIŞKAN hocanın Efes'ten ayrılarak 1 yıla yakın zamandır Başkent 34 kulübünde çalıştığını ve bunu bilmememin bana yakışmadığını belirtmiş. Haklıdır, bunu bilmemek bana yakışmamış gerçekten de, bende bu bilgisizliğimden utandım gerçekten.
   Düzeltir, istihbarat yapmamaktan kaynaklanan bu hatadan dolayı özür dilerim.

 

Murat POLAT - 08 Şubat 2008