REZALET

Murat POLAT özgeçmiş -->   Yazılarımı takip edenler bilirler. Yıllardır bu ülkenin basketboldaki pek çok sorununa parmak basmış, gündeme getirmiş biriyim. Doğru bildiğimi söyler, kimseden de korkmam. Bu sebeple bu yazımın başlığı her ne kadar ağır gibi gelse de aslında şimdi anlatacaklarımı okuduğunuzda bir kısmınız “Hoca yine haklı” diyecek, bir kısmınızın dudağı uçuklayacak.

   Bildiğiniz gibi 7 yıldır kulüplerimizin altyapılara bakış açısı ve maddi imkansızlıkları sebebiyle Doğuş Eğitim Kurumları’nda çalışmaktayım. Bu 7 yıl zarfında bu değerli eğitim kurumunda anaokulundan üniversiteye kadar her kategoride takım çalıştırıyorum. Bu yıl da geçmiş yıllardaki gibi ilkokul takımıyla birlikte müsabakalara katıldık.

   Sizlerinde takdir edeceği gibi okul takımlarının öncelikli amacı kanun ve yönetmeliklerde de belirtildiği gibi ilk olarak öğrencilerine sağlıklı ortamlarda spor yaptırmak ve onlara sporu sevdirmektir. Bu amaçtan yola çıktığımızda İstanbul gibi ülkenin ekonomik olarak imkanları en üst düzeyde olan bir kentinin, Kadıköy gibi bu imkanlardan en çok faydalanan ilçesinde hangi ortamlarda spor yapmamız gerektiğini bir düşünmenizi isterim. Şu an kafanızda oluşan resmi ben anlatayım müsadenizle.

   Tertemiz spor salonları, sıcacık soyunma odaları, mis kokulu duşlar, en iyi malzemeden mamul formalar, toplar, ayakkabılar, her ihtimale karşı kapıda bekleyen bir ambulans, müsabakaların oynandığı spor salonlarında hazır bekleyen sağlık görevlileri, ilgiyle sizi karşılayan mihmandarlar, en iyi ve adil hakemler…. Bu resmi büyütmek mümkün tabii, ama ben başka bir resimden bahsetmek istiyorum şimdi. Hayal değil gerçek olan bir resim bu. Yaşanmış ve hayretler içerisinde şahit olduğum ve ağzım bir karış açık kalarak izlediğim bir resim.

   Sene 2007. Aylardan Nisan. Ayın 25’i. İlkokul takımımızın yine maçı var. Yer Kadıköy’de bir devlet okulunun spor salonu. Servis aracına binerek yola koyuluyoruz. Okula vardığımızda çocukların servisten inmesiyle birlikte ilk defa misafiri olacağımız bu okulu bilmediğimiz için kapıdaki görevliye spor salonunun yerini soruyoruz. Kendisi bize tarif ediyor ve yürümeye başlıyoruz. Her gittiğim yerde olduğu gibi burada da etrafı ve insanları incelemeye başlıyorum, hayata bakış açılarını anlayabilmek adına. Okul tertemiz, çocukların kıyafetleri sanki özel okul kıyafeti düzeyinde kaliteli, yemekhanesi olan, inanılmaz bir özenle düzenlenmiş bir okul. Devlet okulu demeye bin şahit ister. Sanki özel okul.

   Hava inanılmaz güzel, biraz rüzgarlı da olsa günlük güneşlik. Bahçede formalarını giyinmiş top oynayan çocuklar ve başlarında öğretmenlerini görünce selamlaşıyoruz. Bize “Neden giyinmediniz” diye bir soru yöneltiyor. Bu soru karşısında şaşırsam da çoğu okulun öğrencilerini kendi okulunda giyindirip salona öyle gelmelerine alışkın olduğum için “Soyunma odasında giyineceğiz” yanıtını veriyorum. Ve ardından salona doğru yürümeye devam edip soyunma odalarının yerini bilip bilmediğini soruyorum öğretmene. Boynunda kokart taşıyan ve o okulda görevli olduğu tertemiz giyiminden, kuşamından, hal ve tavırlarından belli olan bayan öğretmen bana maçların bahçede yapılacağını söylüyor.

   Evet yanlış duymadınız. Spor salonu ararken asfalt dökülmüş, kimi yerde çukuru olan, dip çizgisi kaldırım taşına yaslanmış, hiçbir nizami çizgiye sahip olmayan, çevresinde tel örgü filan bulunmayan, kırık dökük 2 potaya sahip bahçeden bahsediyor kendisi. Soruyorum kendisine şaşkın bir ifadeyle “Sizin spor salonunuz yok mu?” diye. Cevap daha da ilginç gerçekten “Spor salonunda 23 Nisan dolayısıyla resim sergisi var. Bu sebeple maçları bahçede oynuyoruz”

   İnanamıyorum ve bunun bir şaka olduğunu söylemesini bekliyorum ama nafile. Bu hanımefendinin daha sonra Kadıköy ilçesinde bu organizasyonu yapan kişi olduğunu ve bu okulda görevli olduğunu öğreniyorum. Ben daha şaşkınlığımı üzerimden atamamışken o sırada maç yapmakta olan kız takımlarından birinden bir oyuncu yere düşüyor ve dizi kanamaya başlıyor. Etrafta sağlık görevlisi yok, çocuğu apar topar içeri götürüp öğretmenlerden yardım alarak dizine tentürdiyot sürüp gazlı bezle kapatarak geri getiriyorlar. O küçücük kızın bir de bu durumdayken oyuna tekrar sokulup üzerine yaptığı hatadan sonra öğretmeninden çok çok ağır bir azar işitince ağlamasını yıllar geçse de unutamayacağım sanırım.

   Ardından incelemeye başlıyorum organizasyonu şaşkınlığım bir kat daha artmış bir şekilde. Sahada hakem yok, iki tane beden eğitimi öğretmeni maçları yönetiyorlar. Hakemlik mekaniğini bilmemelerini bir kenara koyuyorum, mola alan takıma teknik faul işareti yapmalarını hala anlayabilmiş değilim. Sanırım branşları basketbol değildi. Masada üç tane öğrenci oturuyor. Bizden lisans falan soran yok. Kenardaki öğretmenler kaç dakika isterlerse o kadar oynanıyor maçlar. Maç sırasında tenefüs zili çalıyor ve okulun öğrencileri bahçeye doluşuyorlar. Bir tanesi maç sırasında hücum etmeye çalışan takımdan topu alıp kaçıyor, arkasından koşan öğretmeni yakalayıp azarlayarak topu geri veriyor. Bu arada maç duruyor. Bir başka öğretmen sınıfını almış yemekhaneye götürüyor, maçın oynandığı sahanın içinden geçiyorlar. Geçenler fiziklerinden anladığım kadarıyla birinci sınıf öğrencileri. Tam o sırada takımlardan biri hücum ediyor ve durmak zorunda kalıyorlar çocuklara çarpmamak için. Hakem olan öğretmenler rica minnet öğretmeni uyarıyorlar ve zorla da olsa yemeğe giden çocuklar kenara çekiliyorlar.

   Anlattıklarım size şaka gibi geliyor değil mi? Hayır şaka değil, gerçek bunlar. Dedim ya ağzım açık hayretler içinde şahit olduğum acı bir gerçek. Ve düşünmeye başlıyorum kendi kendime. 23 Nisan dolayısıyla Atatürk resimleri sergisi yapılan spor salonunu. Hani diyor ya herkes “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlıyız” diye. Sözde değil özde bağlılık hemde. Hani herkesler naralar atıyor ya meydanlarda “Biz Atatürkçüyüz ve öyle kalacağız” diye.

   Atatürkçülük buysa eğer ben kendimi Atatürkçü saymıyorum gerçekten. Çünkü ulu önderimin bana gösterdiği yol bu olmamalı, bu değil gençliğe hitabesinde anlattıkları, bu olmamalı nutukta yazanların anlamı. Ben sözde değil, özde Atatürkçü olmak istiyorum gerçekten de. Onun fikirlerine özümde bağlı olmalıyım. Ben onun gösterdiği yolda ilerlemenin bu olmadığını biliyorum. Rahmetli dün benimle birlikte orada olsaydı “Spor salonunda benim resimlerim asılı olduğu için mi bu çocuklar asfalt zeminde top oynuyorlar?” diye sorar ve ardından da eklerdi “Yırtın o resimleri eğer burada bir tek çocuğun bacağı kanayacaksa. Kapatın o sergiyi eğer benim yüzümden bir tek Türk genci gözyaşı dökecekse. Ben bu ülkeyi daha da çağdaş hale getirin diye için siz öğretmenlere emanet ettim. Benim bıraktığım felsefenin doğrultusunda yürüyebilesiniz diye yazdım nutuk adlı eserimi. Sizler ki spor salonunuz dururken bu çocuklara betonda top oynatıyorsanız eğer yıkın heykellerimi” demezmiydi.

   O çok değer verdiğimiz, başımıza gelen her kötü şeyde fikirlerini savunduğumuz yüce Atatürk iyi ki görmedi bu manzarayı. İyi ki şahit olmadı bu rezalete. Yazık bu ülkenin gençlerine. Yazık…

 

Murat POLAT - 26 Nisan 2007