|
Milli heyecan başladı. Önce genç erkekler,
ardından ümitlerimiz ve son olarak da A milli
takımımız.
Tatilim boyunca elimden geldiğince ekrandan maçları takip etmeye ve
oyuncularımızı dikkatle izlemeye çalıştım. İlk
gözüme çarpan, yıllardır gerek basketbol, gerek
futbol ve gerekse de voleybolda yaşanan ve
“FİNAL SENDROMU” olarak adlandırılan final ve
final havasında geçen maçları kazanamama
alışkanlığımız oldu. Bunu uzun uzun düşündüm,
yanıma aldığım kitapları karıştırdım ve şu
sonuca vardım. Esas olan Türk insanının
duygusallığı ve heyecanı değil, neredeyse tüm
toplumumuza yayılmış olan “KENDİNE GÜVENEMEME”
hastalığı.
Siz bunun adına ne derseniz deyin, ancak bence Türk insanı genel
olarak kendine güvensiz. Bu durum her ortamda
olduğu gibi takımlarımıza da yansıyor. Elde
ettiğimiz başarıların tamamının altında
yatanlara baktığımızda ya inanılmaz bir
inanmışlık ve kendine güven, yada rakibin
inanılmaz güvensizliğini ve korkusunu görüyoruz.
Ancak kaybettiğimiz tüm finallerde de tam
tersini yaşamışız çoğunlukla. Yetersiz
konsantrasyon (Ankara’da oynanan Katar maçı en
son örnek), güvensizlik ve inanmamak. Gücümüz ne
olursa olsun bu gerçekler değişmiyor. Teknik ve
taktik eksikliklerimize rağmen finalde
kaybettiğimiz tüm maçların kasetlerini alıp
oyuncularımızın suratlarına bakın, ne demek
istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Kasetleri
bulamıyorsanız istatistikleri inceleyin,
özelliklede rahat kazandığımız ve kaybettiğimiz
maçların serbest atış yüzdelerine bakın yine
anlayacaksınız. Hangi takım serbest atışlarda
%50 isabetin altında kalıyor Avrupa yada
Dünya’da? Sizce bu serbest atış atmayı
bilmediğimizden mi? Bence konsantrasyon
eksikliği ve yeterli motivasyonu
sağlayamamaktan. Zaman zaman kafamızı işimize
vermediğimiz de bir gerçek tabii. Ama serbest
atışlarda farklı maçlarda farklı isabet
oranlarıyla yaşanan bu dalgalanma bence tamamen
kendine güvenle alakalı ve sebebi psikolojik.
Bizim millet olarak öncelikle bu sorunumuzu
çözmemiz gerektiği inancındayım.
Teknik ve taktik eksikliklerimize değinmek gerekirse, tüm
takımlarımızda göze batan en önemli iki
eksiğimiz kat müdafasını ve perdeleme müdafasını
yapamayışımız olarak ortaya çıkmakta.
Kaybettiğimiz yada kazandığımız tüm maçları
tekrar seyredin, yada bundan sonra oynayacağımız
maçları bu uyarıyla daha dikkatli izleyin.
Hiçbir oyuncumuz kat müdafası yapmıyor, hiçbir
oyuncumuz perdeleme müdafası bilmiyor. Nedeni
ise basit. Türkiye liglerini izleyin, hangi
takımımız sürekli kat ederek oynuyor? Hangi
oyuncumuz iyi perdeleme yapıyor? Tüm
antrenörlerimiz setleri ezberletip kendi
felsefelerine uygun oyun sistemleri
uygulatıyorlar altyapılarda. Hangi yıldız yada
genç takım antrenörü oyuncularına sezon boyunca
nasıl kat edilir, nasıl perdeleme yapılır, kat
müdafası nedir, nasıl yapılır, perdeleme nasıl
savunulur, pick and roll müdafası nasıl yapılır,
bu oyunlarda nelere dikkat etmek gerekir gibi
konuları çalışıyor acaba? Bazı antrenörler “Biz
motion offense oynatıyıruz” diye iddia
ediyorlar. Gidip o takımların antrenmanlarını
izleyin bakalım, kaç antrenmanda katlar ve
perdelemeler çalışılıyor? Antrenmanların içinde
kat, perdeleme, pick and roll ve bunların
müdafalarının öğretilmesi için ayrılan zaman
yüzde kaça tekabül ediyor? Bu şekilde yetişen
oyuncu A takımda nasıl kat ve perdeleme yapsın,
kat ve perdelemeleri nasıl savunsun?
Kendimizi kandırmayalım. Türkiye’de iyi altyapı antrenörü yok. En
iyisinin bile pek çok eksiği var ve eksiklerini
kapatmamak için diretiyor. Sırp’ların ve
Yugoslav ekolünden gelen ülkelerin en büyük
şansı altyapılarda yetişmiş antrenörlere sahip
olmaları. Eldeki malzeme ne olursa olsun bu
antrenörler iyi değerlendiriyorlar malzemeyi.
Basketbolun en önemli yanının pas olduğunu ve
topun pasla dolaşıp rakip müdafanın pozisyon
kaybetmesinin sağlanabilmesi için kat ve
perdelemenin ne kadar önemli olduğunu bildikleri
için, altyapı antrenmanlarında çoğunlukla bu
konular üzerinde duruyorlar. Bu ise onların her
maça 1-0 önde başlamalarına yol açıyor. Artık
bizlerde de kafa değişikliğine giderek bu iki
önemli olgunun üzerinde durmanın vaktinin
geldiğini düşünüyorum.
Murat POLAT
- 03 Ağustos 2006
|